Giriş (Anasayfa)
Hangi Kitap Hangi Din?
Mevcut tüm inançlar aslında hep O’nu bilmek amacıyla ortaya çıkmıştır. O’nu yani Allah’ı! Allah, özel bir isim değildir. Açılımı Al-Lehu=O, O’nun, O’ndan, O’nunla ilgili … anlamlarına gelmektedir. Ancak bu, üçüncü şahsı tarif eden zamir gibi kullanılamaz. Çünkü Allah, yaratılanlara benzemez! Benim, senin, bizim dışımızda kalan başka bir gücü temsil eder O! Bizi O yaratmıştır ve bizler en nihayetinde O’na dönücüleriz! O’ndan geldik O’na gideceğiz (inşallah)!
İnsanoğlu muhtelif zamanlarda bu gücün farkına varmış/arayışlara girmiştir. Kimileri bu gücün yıldızlardan geldiğine inanmış aynı Sabiler gibi. Kimileri güneşten geldiğine inanmış ve O’na şükürlerini yerine getirmek amacıyla tapınmaya başlamış Eski Mısır’da olduğu gibi. Kimileri de muhtelif cisimlerde bir olağandışılık görüp ona tapınmaya başlamış Samiri’nin yapmış olduğu böğüren buzağı heykeli gibi. Ve en nihayetinde bu gücün gerçek sahibi Hz.İbrahim tarafından farkedilmiş. Allah bu yüzden onu ve ona tabi olan halkını alemlere üstün tutmuş ve desteklemiştir. Bu yüzden Rab onu inananların reisi/imamı/önderi olarak kabul etmiştir.
Şimdi burada kendimizi İbrahim’in yerine koyup düşünürsek, gerçekten de O’na ve kavmine neden destek verilmiş olduğunu anlayabiliriz. İbrahim’in yetiştiği toplum Allah bilgisinden uzak bir toplum idi. Nuh’tan sonra insanlar yeniden sapıtmış ve İbrahim’e gelene dek putlara tapınmakta idiler. İbrahim’in böyle bir ortamda yetişip (düşünme yoluyla) o gücü araması ve O’nu bulması gerçekten beceri isteyen bir iştir. Her bir insan kendisinden önceki devraldığı inancı sorgulamak istemez! Kendisi istese bile ataları buna mutlaka mani olur. Tarih bunların örnekleri ile doludur. İşte İbrahim’in de başına gelenler farklı birşey değildi. O mevcut inanç sistemini sorguladı ve bu yüzden kınandı ve hatta ateşe atılmak bile istendi! Ancak o, O’nu bulmuştu ve O’nun himayesi altına girdiği için ateş onu yakmamıştı. Çünkü O, herşeyin bilgisine sahip ve herşeyi hakkıyle bilen Rabbin emrine muhatap kalmıştı. O, birşeye “OL” DERSE O ŞEY HEMEN OLUVERİR!
İşte o güç, İbrahim’i ve kendisine inanan hanifleri himayesi altına almıştı. Hanif= Doğru inanç sahibi, hak din demektir. İbrahim, Rabbi bulmasıyla birlikte O’na teslimiyeti seçmişti. İslam’ın özünde de işte bu inanç yatar. Rabbin istediği inanç şekli de budur= Hanif_İslam! Allah’a teslimiyeti seçen ve selim (İslam) dinini benimseyenlere de müsluman denir. Dolayısıyle Hanif_Müslüman= Hak dine inanan ve O’na teslimiyeti seçmiş olan kişi demektir. Rab, işte bizden bunu istiyor!
فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
30/30 Bir tek Tanrıcı (hanif) olarak kendini dine adamalısın. Nitekim, ALLAH insanları böyle bir yaratılış ile donatarak yaratmıştır. ALLAH’ın yaratışında değişiklik olmaz. Bu, tam yetkin bir dindir, fakat insanların çoğu bilmez.
وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ
2/130 Kendini kandırandan başkası İbrahim’in milletinden yüz çevirmez. Onu bu dünyada seçtik, ahirette de erdemli kişilerden olacak.
مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
3/67 İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan; tektanrıcı bir müslümandı. Hiç bir zaman ortak koşanlardan olmadı.
İşte gerçek din budur! Diğer hiçbir din yada mezhep, Rabbi insana tanıtmaz! O’nu en iyi, İbrahim’in milletinden olanlar anlar. Fakat ne yazık ki Şeytan, her devirde olduğu gibi (Allah’tan aldığı izin gereği) İbrahim’in milletini de yoldan çıkartmak istemişti.
İbrahim’in milletini (İbrahim’den çok zaman sonra) kendi esaretine alan Firavun adında bir zalim vardı. Firavun kendi saltanatını, Allah’ın saltanatı ile yarıştıracak derecede inatçı ve inkarcı bir kişiydi. Oysa kendisi de yaratılmışın biriydi (her insan gibi). Firavun’un esaretinden kurtulmak isteyen İbrahim izleyicileri Allah’tan yardım dilediler. Allah bu çağrıya Musa ve kardeşi Harun ile karşılık verdi. Mucize görmek isteyen Firavun’a karşı mucizelerle gitmişlerdi. Bunlara tanık olan Firavun daha fazla direnemedi ve İbrahim milletini (İsrailoğullarını) salıverdi. Ancak ne var ki Samiri adında bir Şeytan askeri (Samiri, muhtemelen Musa ile yarışan büyücülerden biri idi), Musa’nın yokluğunu fırsat bilerek halkı kandırmaya çalıştı. Altından bir buzağı heykeli yaptı ve sonra buna böğürme yeteneği kazandırdı! Bunu gören halk bu buzağıya tapınmaya başladı! Samiri, muhtemelen bunu büyü ile sağladı. Musa geri döndüğünde bu şirk tablosu ile karşılaştı ve levhaları yere çarptı. Musa’nın Kutsal metinleri yere çarpması, insanlığın Rab ile arasının açıldığını göstermek açısından önemlidir. Ancak yine de bu emirlerin halka aktarılması gerekliydi.
Samiri’nin getirdiği şirk dinine inananlar öyle çoğaldı ki, kendi görüşlerinden oluşan yeni bir din icad ettiler. Rabbin bildirdikleri ile birebir çelişen uyduruk bir din! İşte bunu yapanlar Yahudilerdi. Yahud=had, sınırı aşanlar olarak nitelendirilebilir. Nitekim durum zaten böyledir. Yahudiler, Allah’ın sınırlarını tanımayan bir halk olup çıkmıştır. Bu yüzden Allah’ın lanetine maruz kalmışlardı!
Esaretten kurtuldukları için Rabbe teşekkürlerini sunması gerekenler, neden buzağıya tapınma gereği duymuşlardı? Neden Rabbin sistemini değil insanın (Samirinin) sistemini seçmişlerdi? Bunun yanıtı aslında basit! Samiri, yaptığı işi kendi aklından (sıfırdan) üretmedi. Musa’nın öğretilerinden bir kısmını alıp, birkısmını attı. Bu da demek oluyor ki Samiri, işine gelen ahkamları kabul etmiş, işine gelmeyenleri ise reddetmişti. Samiri, tektanrıya iman etmek istemiyor olacaktı ki, böyle bir şirk sistemini ortaya çıkardı ve bunu yaparken de yine Allah’ın elçisini kullandı! Kurnazca ve zekice bir yöntem! Tam bir Şeytanlık! Şeytan’ın duası bir kez daha gerçekleşmişti.
Ve çok geçmeden sınırı aşanlar, az sayıdaki İbrahim’in milletine zulmetmeye başladılar. Onların tek bir tanrıya tapıp, kendi uydurdukları sistemi benimsemiyor olmaları, onlara rahatsızlık veriyordu. Ya o kalan azınlık da onlar gibi şirk dinine inanmalıydı, ya da ortadan kaldırılmaları gerekiyordu. Bunun için Allah’tan gelen her türlü bilgiyi yada bilgi sağlayıcısını yoketmeleri gerekiyordu. Nitekim böyle de olmuştu!
Rab, iyilerle kötülerin arasını ayırmak için üstün mucizelerle desteklediği İsa’yı görevlendirmişti. İsa tüm halkları Rabbe teslim olmaları için çağrıda bulundu. Yahudilerin içine düştükleri hatayı güzel bir dille dile getirmeye çalıştı. Onları yeniden İbrahim’in milletinden olmaya çağırdı. Ancak artık kendi sistemlerini dünyaya egemen kılmak isteyen bu Şeytan izleyicileri, İsa’yı öldürmek istediler. Kendi yasalarına göre O’nu idam etmek istediler. Ancak Rab buna izin vermedi. Çünkü O, kutsal Ruh ile desteklenmişti. Allah onu kendine yükseltti. Rab gerçekten üstün merhamet sahibi olmasaydı tümünü o anda yeryüzünden silebilirdi. Ancak Adem için kararlaştırılmış bir dünya hayatı zamanı vardı. Bu süre hesap günü ile son bulacak! O günden önce Rab insanoğlunu ortadan kaldırmıyor! Çünkü Rab sözünden dönmez!
Yeri gelmişken bir konuya daha değinelim! Rab, İsa’ya başka hiçbir insanda olmayan güçler vermişti. İsa bunu kutsal ruh yardımı ile yapmakta idi. Daha bebek yaşta konuşmaya başlaması onun sayesinde olmuştu. Ölüleri diriltmesi, körü görür hale getirmesi, cansıza can vermesi vs. gibi üstün mucizeler, O’nun gerçekten de Allah’ın gönderdiği bir elçi olduğunun ortaya çıkmasını sağlamak için olabilirdi. Çünkü normal bir insan o mucizeleri gerçekleştiremezdi, büyücü olsalardı bile! Hiçbir Yahudi O’nun mucizelerinden herhangi birini o an için gerçekleştiremiyordu. Altından bir buzağı heykeline böğürme yeteneği kazandıran tağutun halkı, onun mucizelerinden herhangi birini taklit edemiyordu. İşte bunu anlayan akıl sahiplerinden birçoğu İsa’ya inandı. O’nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna ikna oldular. Bunlar havarilerdi. Ancak ne var ki ondan sonra gelenler, o üstün mucizeleri İsa’nın kendi başına yaptığını düşünerek İsa’yı kutsallaştırmaya başladılar. Böylece yeni bir şirk dini daha ortaya çıkmış oldu. İseviler! Oysa Allah bunun yanlış birşey olduğunu daha sonraları Kuran’da şu şekilde beyan edecektir.
وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
3/80 Ve size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size hiç inkarı emreder mi?
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
9/31 Din bilginlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih’i ALLAH’tan ayrı rabler edindiler. Oysa, yalnız tek Tanrı’ya kulluk etmekle emredilmişlerdi. O’ndan başka tanrı yoktur. O, eş koştukları kimselerden de çok Yücedir.
İsa, yeteneklerini kendisine verilen ilimler aracılığı ile sağlamaktaydı. Zannedildiği gibi İncil bir kitap ismi değildir. Bir çeşit ilimdir. Aynı Davud’a ve Süleyman’a verilen (27/25) ilim ve bilgelik gibi. Sonradan elle yazılmış olan İncil (Müjde) kitabı ise, İsa’nın insanlığı günahlarından kurtaracak olan bir kurban olarak gönderildiği tezi üzerine yazılmış olup birçok çelişki ihtiva etmektedir. Ancak tümüyle tahrif edildiğini söylememiz zor. İçinde Rabbin sözleri var mutlaka ama ayıklanmaya muhtaç olduğu da aşikar.
Çelişki olduğunu nerden biliyoruz?
(İncil’e göre) Allah, neden insanlığın günahlarından kurtulmasını sağlamak için kendi oğlunu (kurban olarak) göndermiş olsun? Aksine onu yüceltmek istemez miydi? Allah o anki toplumu ve içinde bulunduğu durumu çok iyi biliyordu. Ve tabi İsa’yı öldürmek isteyeceklerini de! Öyleyse kim oğlunu ateşe atmak ister ki Allah istemiş olsun? Kaldı ki Allah ne diye kendine dişi bir insanı eş olarak seçmiş olsun? İncil kitabının başında Allah’ın tüm kainatı yaratan üstün bir tanrı olduğunu ve dünyayı çok sevdiğini ve bunun için onu, İsa’ya verdiğini bildirir. O halde neden azgın Yahudilerin eline İsa’yı teslim etmiştir? Oğlu İsa dışında tüm Yahudileri kökten temizleseydi ya! Eğer gerçekten İsa, Allah’ın oğlu olsaydı şu an aramızda olması gerekmez miydi? Başka ölüleri dirilten insan, neden kendisini diriltememektedir?
Öte yandan İsa’nın yeniden yeryüzüne ineceğine inananlar var! Yeryüzünde iken onu anlayan oldu mu ki, tekrar geldiğinde anlayacak birileri olsun? Beşeri sistemin egemen olduğu bu dünyada, İsa yeniden gelip Allah’ın birliğini ve adaletini anlatmaya başlasa, eski hasımları hemen onu öldürme planları kurmayacak mı? Beşeri sistemin zulmüne bir dur demek o kadar kolay birşey değil ki! Belki bunu hayatınla ödersin!
Musa’nın bildirdiği hükümleri değiştiren ve İsa’nın öğretilerini gereği gibi değerlendiremeyenlerin tahribatını önlemek için Rab bir kez daha insanoğluna lütufta bulundu ve Kuran’ı gönderdi. Kuran özel bir isim değildir. İqra=okumak, okunak ile ilgili bir kavramdır. Kuran=okunak demektir. Levhi Mahfuz (Kitabın) bilgilerini ihtiva eder. Levh=Levha, Mahfuz=Korunan, Levh-i Mahfuz=Korunan levhalar demektir. Evrende herşey Levhi Mahfuza göre işler. Allah’ın sünneti burada kayıtlıdır ve bunda bir değişme olmaz. Kuran’da bildirilenler (ayetler), Rabbin sünnetini çok iyi gösteren doğa ayetlerini tarif ederler. Kuran öyle bir kitaptır ki okuyanı iki yola sürükler! İman yada inkar. Kuran bir nevi tarih kitabıdır. Onu dikkatlice okuyan, tarihi kimlerin yönlendirmek yada değiştirmek istediğini de anlar. Kişisel hükümlerden oluşan bir beşeri dinin, nasıl Allah’ın sistemine karşı gelmek için çabaladığının ipuçlarını verir. Rab artık bu kitap ile hiçbir şeyi eksik bırakmadığını beyan etmiş ve kişinin bir seçim yapmasını istemiştir. Ya iman ya da inkar! İnsanoğlu bu seçimine göre yargılanacak!
Kuran’a (elçiden sonra) insan elinin değdiği de bir gerçek. Kuran’ın tümünün indiği şekliyle korunuyor olduğunu söylememiz tekelciliğe girmez mi? Oysa Kuran’ın tebliğ edildiği yer ve zamanı düşünürsek, pek de Kuran’ın orjinalliğini koruduğunu söyleyemeyiz. “Zikri biz indirdik onu koruyacak olan da biziz” ayetini, Kuran’ın 100% ilahi kelam olduğuna inandıran molla grubuna şunu sormak gerekir, bu koruma taahhüdü niçin diğer kitap yada sahifelere verilmemiştir? Cevap yok! Ayete dikkat edilirse korunma taahhüdü verilen şey “zikr” dir. Zikr=anmak demektir. Korunan şey, Kuran’da anılan Rabbin değişmeyen sünnetlerini tanımlayan ayetlerdir. Sadece Kuran değil, diğer tüm ilahi olduğu varsayılan metinler için de bu durum sözkonusudur!
Örneğin Rab, kendisine inanan müminleri koruması/himayesi altına almıştır ve onları cennetlerine layık görmüştür. Rabbin bu yasasını kimse değiştiremez. Bunun böyle olduğunu bildiren tüm bildirgeler/ayetler vs. onun Rab tarafından geldiğini gösterir. Başka bir örnek vermek gerekirse, yağmur suyundaki ölçü ve bu ölçüye göre bir döngü halinde devam edegelen bitkilerin büyümesi_kuruması … Bu döngü Rabbin sünnetidir/yasasıdır, değişmez_değiştirilemez, ancak Rab tersini dilerse başka! İşte korunan şey, bunları tanımlayan zikirlerdir. Kuran’a Yahudiliğin karışmadığını hiçbirimiz bilemez, en doğrusunu Allah bilir. Peygamberi kullanarak insanı saptıran Samiri torunlarının, Kuran’ı kullanarak insanlığı saptırmayacağını kim bilebilir ki?
Bu gerçekten mümkün müdür?
Neden olmasın ki? Yasa kitabı olan Tevrat’a kişisel görüşlerini ekleyerek tahrifata uğratan ataların torunları Kuran’a neler yapmazlar ki? Belki Rabbin sünnetini tanımlayan zikirleri değiştiremezler ancak ona kendi görüşlerini ekleyebilirler pek tabi! “Salat”ı namaz olarak çevirdikleri gibi.
Salat=desteklemek, arka çıkmak … İkames-salah=desteği ayaklandırmak, icra etmek … demektir. Tevhid inancının temelini bu oluşturur aslında. Rabbin, kimsenin namazına ihtiyacı yoktur. Namaz bir Yahudi/Zerdüşt geleneğidir. Kuran’daki bazı kavramların asıl anlamlarını unutturarak kendi inançlarını İslam’a yerleştirmek istemişler ve bugün itibarı ile ortaya binlerce bölünmüş müslüman toplumunun oluşmasına sebebiyet vermişlerdir. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi İslam, hanif tarzda olmalıdır. Sadece Rabbe teslim olunmalı ve sadece O’nun hükümleri ile amel etmelidir. O’nu bilmeyen O’na kavuşamayacaktır!
Günümüzde de bu kişisel dinin etkileri sürmekte ve insanlığı tevhid inancından uzakta tutmaktadır. Abartmış olmazsak dünya nüfusunun tamamına yakını şirk sistemine dahil olmuştur. Rab onları isteseydi kurtarırdı ancak insanoğlu kendi akıbetini kendi istedi. Allah’tan gelen her mesaja sırtını çevirdi. Önceki cennette düştüğü hatayı dünyada da devam ettirdi. Ancak içlerinden bazı akıl sahipleri Rabbi yüceltmekte ve O’nun sistemine destek olmaktadır. O’na gereken şükranlık borcunu salat ederek (Allah’ın sistemine destek vererek) ödemeye çalışmaktadırlar.
O’nu bilmeyenlere O’nu anlatan, O’nu sevmeyenlere O’nu sevdiren, O’na teslim olan, O’nun yasasına göre hareket eden ve O’nu dileyen insan kitlesinin çoğalması için çabalamak, öncelikli görevimiz olmalı! -ki böylece adil bir dünyadan söz edebilelim! Bu düşünceye sahip kişiler birbiriyle kardeş gibi geçinmeli.
İbrahim’in milleti yeniden diriltilmeli. Rabbin sevgisini yeniden kazanabiliriz bu zor değil! Bunun için öncelikle tüm atasal öğretileri kafamızdan silmeliyiz. O’nu tanıtacak, O’na ulaşmayı sağlayacak herhangi bir pürüz varsa (put, ego vs.) bunları izale etmeliyiz. Nefsimizi tüm kötü düşüncelerden arındırmalıyız! O’nun öğretilerini, gönderildiği varsayılan ilahi metinlerden ayıklamalıyız ve bunları doğa ayetleri ile kıyaslamalıyız. Rabbin sünnetine uymalıyız kişisel öğretilerden oluşmuş Buhari, Tirmizi, Müslim vs’in sünnetine değil!
Rab izin verirse salt ilahi mesajlardan oluşmuş “derlenmiş” bir kitabı insanoğluna sunacağız. Belki böylece siz, belki yakınlarınız belki de dostlarınız içinde bulunduğu durumdan haberdar olur ve doğruyu bulur! Bunu gerçekleştiremesek bile en azından siz buna destek olabilirsiniz. Salat ederek! Rabbin öğretilerini yaymaktan korkmayın, herkese anlatın. Aynı İsevi misyonerleri gibi Rabbin değişmez sünnetini insanoğluna anlatın! Ve bunu mümkünse ücretsiz yapın!
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
47/7 Ey inananlar, ALLAH’ı desteklerseniz, O da sizi destekler ve ayaklarınızı sağlam tutar.
… İşte hayatın özeti bu! İnsanı Allah yaratmış ise ona lazım gelebilecek her türlü bilgiyi ona öğretmiştir. Allah’ı anlayabilmek için ise O’nun gibi düşünmek icab eder. Bu herkesin harcı değil, ancak akıl sahiplerinin ve düşünenlerin becerebileceği bir iştir. Bu yüzden (gönderildiği varsayılan) herhangi bir ilahi kitaba bağlı kalınmamalı ve o mesajın aslına ulaşmak için çabalamalıyız!
İnsan daha önceki dünyasında/cennetinde/bahçesinde Rabbe karşı gelmiş ve bu hatasından rücu etmesi ve olgunlaşması için onu bu dünyaya göndermişti. Bu dünya cenneti, geldiği cennetin bir alt cennetidir. Burada Şeytanın telkinlerine uymaz ve Rabbini birlerse ve O’nu yüceltirse, Rab onu bir üst cennet olan ADN Cennetine sokacaktır. Fakat yeniden İblis’in oyununa gelirse, bu kez aşağıların en aşağısı olan cehennemi hakedecektir. O cehennem ki bu dünya hayatından daha sıkıntılı ve daha elimdir.
Allah, yarattığı hiçbir kuluna azap etmek ve de cehenneme göndermek istemez ancak insan bunu kendisi ısrarla ister. Allah insanı, akıbeti konusunda birçok kez uyarmış ancak insan inadına bu uyarılara kulak asmamıştı. Sonuç, bunlar için bir sürpriz olmamalı! Onlar bu dünyaya egemen olmak istemişlerdi. Ancak gözlerini burada açmalarına bile kendileri karar veremiyorken, ona sahip olmayı istemeleri apaçık bir cehaletin göstergesi değil midir? Allah bizi bu cahillerin zulmünden kurtarsın!
Ne mutlu nefsi mutmain olanlara! Onlar için Rabbin yanında, barınılacak bir cennet mutlaka vardır!